Adalet ve Hukuk

Adalet ve Hukukun Temelleri
İnsanlık tarihi boyunca adalet arayışı, farklı toplumların ve inançların temel meselelerinden biri olmuştur. İslam, Antik Yunan, Roma Hukuku, Mezopotamya’nın Hammurabi Kanunları ve diğer birçok medeniyet, adalet kavramına özel bir önem atfetmiştir. Hammurabi Kanunları, “göze göz, dişe diş” prensibiyle adaletin cezalandırma temelli bir anlayışla uygulanmasını öngörmüş, Antik Yunan’da ise Sokrates ve Platon gibi filozoflar, adaletin sadece bir yasa meselesi olmadığını, bireysel ve toplumsal düzenin bir parçası olduğunu vurgulamışlardır. Roma Hukuku, bugünün modern hukuk sistemlerinin temel taşı olmuş, adaletin yazılı hukuka dayanarak sistemli bir şekilde uygulanmasının yolunu açmıştır.
Hakkaniyetin inşası ve adaletin yerel ile küresel ölçekte belli bir yasal zemine oturması için insanlık çeşitli aşamalardan geçmiştir. Magna Carta, modern anayasal devlet anlayışının temellerini atan en önemli metinlerden biri olmuş, bireysel hakların ve hukukun öncelikli olması gerekliliğini ortaya koymuştur. Fransız Devrimi ile birlikte “Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” prensipleri hukuk anlayışına yeni bir boyut kazandırmış, Birleşmiş Milletler’in “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile temel insan haklarının hukuki güvence altına alınması hedeflenmiştir.
Geçmişin katkısıyla inşa edilen hukuki yapılar birçok soruna çözüm üretse bile bugün de insanlığın temel sorunlarından biri adaletsizliktir. Tüm dünyada gelir eşitsizliği, ayrımcılık, siyasi baskılar ve hukukun şahıslara göre şekillendirilmesi gibi meseleler, adaletin gerçek anlamda tesis edilmesini zorlaştırmaktadır. Gelir adaletsizliği dünyanın birçok bölgesinde temel insan haklarına erişimi sınırlarken, eğitimsizlik ve ekonomik eşitsizlikler bireyin adalet arayışında karşılaştığı en temel engellerden biri haline gelmektedir.

Günümüzde gelişen teknoloji, yasalar, devlet yapılanmaları ve kurumsallaşmalar, hak ve adaletin olgunlaşması için yeterli olmamıştır. Dünyanın birçok yerinde hukuki eşitsizlikler, siyasi baskılar ve bireysel hak ihlalleri devam etmektedir. Örneğin, Filistin’deki insan hakları ihlalleri, Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı baskı politikaları veya Afrika’nın çeşitli noktalarındaki insan ticareti ve zorla çalıştırma sistemleri, modern hukukun etkinliğini sınavdan geçiren meselelerdir.
Adalet arayışını bireysel boyutta ele aldığımızda, hukukun giderek kurumsallaşması ve ticarileşmesi gibi sorunlarla karşılaşırız. Günümüzde hukuk sistemleri büyük oranda maddi güce dayanan yapılara evrilmiş, hukuki temsiliyet ekonomik güce bağlı hale gelmiştir. Özellikle kapitalist düzenin baskın olduğu ülkelerde, hukuk sistemleri giderek büyük şirketlerin ve zengin bireylerin lehine işlemekte, adaletin sadece belirli bir kesime ulaşır hale gelmesine neden olmaktadır. Yasal temsiliyetin pahalı hale gelmesi hatta ticari metaya dönüşmesi, mahkeme masraflarının artması ve karmaşıklaşması adalete erişimi zorlaştıran temel sorunlardandır.
Bununla birlikte, sermayenin gücünün hukuku ve toplumu şekillendirdiği bir ortamda, hukuk devleti ilkesi zedelenmektedir. Çünkü hukukun temel ilkesi herkese eşit mesafede durmak olmalıyken, ekonomik ve siyasi gücün hukuk üzerinde belirleyici olması, toplumsal adaletsizlikleri besleyen bir unsur haline gelmiştir.
Sonuç olarak, adaletin sağlanması ve hukukun herkes için eşit bir mekanizma haline gelmesi, tarih boyunca çeşitli evrelerden geçmiş ve günümüzde de önemini koruyan bir mesele olmuştur. Ancak adaletin ticarileşmesi, hukuk sistemlerinin şaibelere açık hale gelmesi ve küresel adaletsizliklerin devam etmesi, hukuk sistemlerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Adaletin gerçek anlamda tesis edilmesi için bireylerin, toplumsal hareketlerin ve devlet mekanizmalarının ortak bir hassasiyetle hareket etmesi gerekmektedir.

Amaç:
Adalete Erişimde Eşitlik
Adaletin gerçek anlamda sağlanabilmesi için temel hedeflerden biri, adalete erişimde eşitliği sağlamaktır. Hukukun herkes için aynı koşullarda işlemesi, bireylerin ekonomik ve sosyal statülerine bakılmaksızın adalet mekanizmalarına başvurabilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, devletler tarafından sağlanan hukuki yardım mekanizmalarının güçlendirilmesi, dezavantajlı grupların adalete erişimini kolaylaştıracak reformların gerçekleştirilmesi ve hukuk sistemlerinin şeffaf hale getirilmesi büyük önem taşımaktadır.
Ticarileşmeye ve Ticari Atraksiyonlara Karşı Mağduru Koruma
Hukukun ticarileşmesi, adaletin bireyler arasındaki ekonomik güce göre şekillenmesine yol açmaktadır. Büyük şirketler ve ekonomik olarak güçlü aktörler, hukuk sistemini kendi lehlerine çevirebilecek kaynaklara sahipken, dezavantajlı gruplar genellikle hukuki süreçlerde mağdur konumda kalmaktadır. Hukukun maddi kazanç sağlama aracı olmaktan çıkması için, adil yargılanma hakkının her bireye eşit şekilde sunulması ve hukuk hizmetlerinin daha erişilebilir hale getirilmesi gerekmektedir. Bu noktada, kamu hukukunun güçlendirilmesi, hukuk yardımı hizmetlerinin genişletilmesi ve avukatlık hizmetlerinin sadece maddi kazanç odaklı olmaktan çıkarılması için politikalar geliştirilmelidir.
Ötekinin Haklarını Muhafaza
Adaletin gerçek anlamda sağlanabilmesi için yalnızca bireysel haklara değil, toplumun ötekileştirilmiş gruplarına da odaklanılması gerekmektedir. Etnik, dini, cinsiyet ve sosyo-ekonomik temelli ayrımcılıkların hukuk sistemlerinden tamamen arındırılması, insan hakları temelli bir adalet anlayışının geliştirilmesi şarttır. Ötekileştirilen bireylerin adalete ulaşmasını sağlamak için ayrımcılıkla mücadele yasalarının güçlendirilmesi, eşitlik ilkesinin hukukun temel taşı haline getirilmesi ve dezavantajlı grupların haklarını koruyacak mekanizmaların oluşturulması gerekmektedir.
Sonuç olarak, adaletin sağlanması ve hukukun herkes için eşit bir mekanizma haline gelmesi, tarih boyunca çeşitli evrelerden geçmiş ve günümüzde de önemini koruyan bir mesele olmuştur. Ancak adaletin ticarileşmesi, hukuk sistemlerinin şaibelere açık hale gelmesi ve küresel adaletsizliklerin devam etmesi, hukuk sistemlerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermektedir. Adaletin gerçek anlamda tesis edilmesi için bireylerin, toplumsal hareketlerin ve devlet mekanizmalarının ortak bir hassasiyetle hareket etmesi gerekmektedir.